Düzce’de bugünlerde bir yaygara almış başını gidiyor. Gerek gazeteci kimliğimle gerekse fotoğraf sanatıyla ilgilenen biri olarak bu konu benim de önüme birkaç farklı kanaldan ulaştı. Bu arada ne Düzce Belediyesi adına ne de işi yapacak olan firma ile en ufak bir bağım olmadığının altını çizmek isterim. Bu konuyu sadece sanatsal konulara bakış açımdaki hassasiyetimden ötürü kaleme almak istediğimi de belirtmeliyim. Konuyu bilmeyenler için şöyle kısaca özetleyeyim: Düzce Belediyesi bir yapımcı firmayla birkaç tane kısa metraj film çalışması için bir anlaşma imzalamış. Tabi konu projelere, bütçelere ve prodüksiyon masraflarına geldiğinde eleştirilerin ardı arkası kesilmiyor. Genel kanaat şu şekilde ilerliyor: "Altı üstü birkaç dakikalık bir reklam filmi, kullanılan kamera bu, çalışan personel sayısı da belli, bu maliyet niye böyle çıkıyor?" diye soruluyor.
İşte tam o an, sektörde yıllardır kanayan ama bir türlü tam anlatılamayan o büyük yanılgıyla bir kez daha yüzleştim. Bize hep öğretilen bir şey vardır ya; sanıyoruz ki elimize en pahalı kamerayı alırsak ortaya en iyi film çıkacak. Ya da çantada en son model lensler varsa, dünyanın en iyi görselini biz yakalayacağız...
Hani büyük usta Ara Güler’in o meşhur sözü vardır, bilirsin: "En iyi fotoğraf makinesi en iyi fotoğrafı çekseydi, en iyi romanı da en dikiş makinesi yazardı." Hatta hızını alamayıp "Ben dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim" der usta. Ne kadar haklı değil mi?
Şimdi sana soruyorum: Piyasadaki en üst segment kamerayı satın alan herkes bir anda Nuri Bilge Ceylan mı oluyor? Ya da en pahalı fırçaları, tuval bezlerini alan biri otomatik olarak Osman Hamdi Bey’e mi dönüşüyor? Tabii ki hayır.
Çünkü işin içine "sanat", "yaratıcılık" ve "fikir" girdiğinde, matematik bildiğimiz gibi çalışmaz. Bir kısa filmin veya reklam filminin değerini sadece sete getirilmiş kameraların günlük kiralama bedeliyle ya da o gün orada kaç kişinin yemek yediğiyle ölçemezsin.
Peki, nedir asıl maliyeti oluşturan?
İşin gerçeği şu: Sen o faturada sadece 3 günlük çekimi veya kullanılan ışık setini görmüyorsun. O teklifin arkasında; yönetmenin ve ekibin yıllarca edindiği tecrübe, okuduğu kitaplar, izlediği binlerce film, başarısız ola ola öğrendiği dersler, yani kısacası yılların getirdiği o "birikim" ve "vizyon" var. Bir fikrin, bir konseptin doğması öyle bir düğmeye basmakla olmuyor. O fikri üretmenin, doğru senaryoyu kurgulamanın, markaya ya da hikayeye en uygun görsel dili bulmanın da bir maliyeti var ve bu maliyet zihinsel bir emeğin karşılığıdır.
Üstelik süreç sadece kameranın "kayıt" tuşuna basıldığı anla sınırlı değil ki... Çekim öncesinde günlerce süren o masa başı hazırlıkları, doğru mekanı bulma stresi, kostümden renge kadar tasarlanan dünyayı düşün. Çekim anında beklenmedik krizleri saniyeler içinde çözen o pratik zekayı düşün. Çekim bittikten sonra kurgu masasında o sahneleri adeta bir terzi gibi ilmek ilmek işleyen, ses tasarımıyla sana o atmosferi yaşatan, renkle duygunun dozunu ayarlayan yapım sonrası (post-prodüksiyon) emeğini düşün...
En nihayetinde bütün bu süreçlerin tek bir amacı vardır: İş bittiğinde izleyicinin göğsünde bıraktığı o etki. Bir reklam filmi izleyip gözlerin doluyorsa ya da bir kısa film bittiğinde dakikalarca ekrana bakakalıyorsan, seni etkileyen şey kameranın sensör boyutu değildir. Seni etkileyen şey, o fikrin ve vizyonun ruhuna dokunmuş olmasıdır.
Sinema tarihi, dev bütçeli ama ertesi gün unutulup giden binlerce çöp filmle dolu. Ama bir de madalyonun diğer yüzü var.
Hatırla bakalım... Christopher Nolan’ın ilk uzun metrajlı filmi Following (Takip)... Nolan bu filmi hafta sonları arkadaşlarından topladığı minicik bütçelerle, siyah-beyaz 16mm bir kamerayla çekti. Oyuncular kendi kıyafetlerini giydi, ışık olarak evdeki lambalar kullanıldı. Sonuç? Sinema dünyası dev bir yönetmen kazandı.
Ya da 1999 yapımı Blair Witch Project (Blair Cadısı)... Sadece birkaç bin dolarlık el kameralarıyla, neredeyse sıfır prodüksiyonla çekildi ama pazarlama fikri ve yarattığı psikolojik etki sayesinde dünya çapında yüz milyonlarca dolar gişe yaptı ve korku sinemasının akışını değiştirdi.
İspanyol yönetmen Rodrigo Sorogoyen’in Madre adlı kısa filmini izledin mi bilmem? Tek bir mekanda, tek bir telefon konuşması üzerinden akan, neredeyse hiç teknik şov içermeyen bir yapım. Ama yarattığı gerilim ve hissettirdiği çaresizlik duygusu o kadar güçlüydü ki Oscar’a aday oldu, yıllarca konuşuldu.
Belgesel tarafında da durum farklı değil. Çok mütevazı imkanlarla, sadece bir kameraman ve bir yönetmenin takibiyle çekilip dünyada farkındalık yaratan, yasaları değiştiren ne hikayeler var...
Demek ki neymiş? Değeri belirleyen şey ekipmanın pahalılığı veya kalabalık setler değilmiş.
Eğer bir gün bir kısa film, bir belgesel ya da reklam projesi değerlendirecek olursan, sadece faturadaki donanım kalemlerine bakma derim. O donanımı yönlendiren akla, fikre, çekim öncesinden izleyicinin kalbine kadar uzanan o yolculuğa ve hepsinden önemlisi o işe üflenen ruh ile birikime bak.
Çünkü en iyi kameraya sahip olmak seni sadece "ekipman sahibi" yapar; ama iyi bir fikir, tecrübe ve güçlü bir vizyon seni "hikaye anlatıcısı" yapar. Gerçek değer de tam olarak burada saklıdır.
