İlk insanlar doğanın karşısında durduklarında susardı. Çünkü bilirlerdi… karşılarında sadece bir ağaç, bir hayvan, bir gökyüzü yoktu. Kendilerinden büyük, kendilerinden eski, kendilerinden güçlü bir şey vardı.
Ağacın gölgesine sığınırken minnet duyardılar. Bir aslanı gördüklerinde korkarlardı… ama o korkunun içinde saygı da vardı. Çünkü kendilerini merkeze koymamışlardı henüz.
Bu yüzden yücelttiler.
Bu yüzden kutsadılar, tanrılaştırdılar.
Bu yüzden dokunmadan sevdiler.
Şimdi ise bambaşka bir yerdeyiz.
Aynı doğaya bakıyoruz ama artık yukarıdan bakıyoruz. Kediye, köpeye, ağaca, bitkiye ;
“Yavrum” diyoruz.
“Çocuğum” diyoruz.
“Ben bakmazsam yaşayamaz” diyoruz.
Sevgi sandığımız şeyin içinde, fark etmeden küçültüyoruz.
Bir zamanlar önünde eğildiğimiz canlıları şimdi avuçlarımızın içine sığdırmaya çalışıyoruz. Onları koruduğumuzu sanırken, aslında kendimizden daha aşağı bir yere indiriyoruz.
Peki ama neden?
Bir canlıya acımadan, onu aciz görmeden, muhtaç olduğunu hissetmeden korumasını beceremiyor mu bu insanlık? Kendini karşısındakinden üstün ve güçlü olduğu kibrini hissetmeden korumasını beceremiyor mu sahiden?..
Ayrıca;
Üstten bakan, kendini büyüten, karşısındakini küçülten bir merhamet gerçekten merhamet midir?
Oysa doğa bizden sevgi istemiyor.
Bizim şefkatimize de ihtiyacı yok.
Doğa sadece şunu istiyor:
Bırakılmayı.
Ama biz bırakamıyoruz.
Çünkü bıraktığımızda üstünlüğümüz de kayboluyor.
Acaba yapay zeka çağında hangi insan kendini bir ot, böcek, kedi ile eşit tutabilir. Bunu becerebilecek o güvendiği, sığındığı, biricik yapaysız akla sahip midir gerçekten?..
İnsan ancak "tanrılaştırabilir" ya da "sahiplenebilir" ama asla kendiyle eşit olduğunu görmemiştir hiç bir zaman...
Adaletsizliğin kaynağına bir de bu pencereden bakmak lazım.


