Sınav kağıtlarını okurken de görsel sanat eserlerini değerlendirirken de en küçük ayrıntıya kadar inmeye çalışırım. Ancak dikkatimi ilk çeken şey eksikler değil, artılardır. Çünkü bana göre gerçek eğitim, kusur aramakla değil; güçlü yönleri fark etmekle başlar.
Bir çalışmanın olumlu yönlerini gösterip bunları anlattığınızda, bilmeyi isteyen kişi kendi kendine eksiğini keşfedecektir zaten. Çünkü keşfedemediğinde, "Şu konudan neden bahsetmediniz?" gibisine merak edecek, sorular sormaya başlayacaktır. Bilgiyi aktarmanın diğer bir yolu da soru sordurtmayı teşvik etmektir. Böylece benim "Şurası olmamış, burası çok kötü." diyerek eksiğini ifşa etmeme gerek kalmaz.
Öğretmenliğim ve sanat eleştirmenliğim boyunca benimsediğim ilke hep şu olmuştur:
"Ne kadar çok artı puan görebiliyorsam, bilgiyi karşı tarafa o kadar iyi aktarabilirim demektir."
Çünkü artıları görebilmek, yalnızca dikkatli bakmanın değil; bilgiyi özümsemiş olmanın da göstergesidir. Eksikleri herkes görebilir. Asıl ustalık, çoğu kişinin fark etmediği değeri ortaya çıkarabilmektir.
Bu yaklaşım aynı zamanda eğitim dilinde teşvik etmek, cesaretlendirmek, insanların hevesini ve hayallerini kırmamak, onları incitmemek ve ürkütmemek anlamına da gelir. En önemlisi ise eleştirdiğiniz kişiye duyduğunuz saygının bir ifadesidir.
Sanat eleştirisi; betimleme, yorumlama ve yargılama aşamalarından oluşur. Ne var ki toplumda çoğu kez yalnızca "yargılama" kısmı öne çıkarılmakta, üstelik bunun da olumsuz olmak zorundaymış gibi algılandığı görülmektedir. Oysa gerçek eleştiride amaç eksikleri damgalamak değil; eserin değerini görünür kılarken gelişime açık yönlerini de yapıcı bir dille ortaya koymaktır. Gerçek aydın olan kişiyi, toplumun yargılama şeklinden ayrıran en belirgin özelliği de budur.
Asıl sorun, eleştirinin bir düşünce üretme aracı olmaktan çıkıp kusur aramayı bir üstünlük gösterisine dönüşmesidir. Böyle bir anlayışta eleştirmen, eserin değerini ortaya çıkarmaya değil; eksik yakalayarak kendi bilgi ve otoritesini kanıtlamaya çalışır. Eleştirdiği şey aslında eser değil, kendi egosunun ihtiyaçlarıdır.
Ne yazık ki birçok aydının düştüğü tuzak tam da burada başlıyor. Eleştirilerini bir eserin ya da düşüncenin değerini ortaya çıkarmaya değil; adeta bir avcı gibi eksik yakalamaya odaklıyorlar. Buldukları her kusuru bir başarı, kırdıkları her puanı bilgi göstergesi sanıyorlar. "Sert eleştirmen" olarak anılmayı da bir meziyet gibi görüyorlar. Oysa sert olmakla derinlik sahibi olmak aynı şey değildir. Bir eleştirinin değeri, kaç eksik bulduğu ile değil; kaç değeri görünür kıldığı ile ölçülmelidir.
Sürekli kusur arayan bir anlayışın çözüm odaklı olması da zordur. Çünkü dikkati geliştirmeye değil, hüküm vermeye yönelmiştir. Oysa eleştirinin görevi yıkmak değil, inşa etmektir; umudu azaltmak değil, gelişimin önünü açmaktır.
Belki de aydınların dinlenmediği, buna karşılık cahilliğin daha fazla söz sahibi olduğu ve hatta üretimin ve gelişmenin durduğu veya gerilediği toplumların temel nedenlerinden biri budur. İnsanlar kendilerini küçümseyen, damgalayan ve eksiklerini yüzlerine vuran seslere değil; kendilerini anlayan, geliştiren ve cesaretlendiren seslere kulak verirler.
Gerçek eleştirmen, en çok kusur bulan kişi değil; en çok değeri görebilen kişidir. Bu yüzden bana göre eleştiri, kusur avcılığı değil; insanın ve emeğin içindeki değeri ortaya çıkarma sanatıdır.
